AB ve diğer gelişmiş ülkelerde işçi sağlığı ve güvenliği mevzuatları ihlallere çok ağır para ve hapis cezaları öngörür, bizdeyse durum tam tersidir. Cezaların caydırıcılığını artırmanın yanı sıra yapılması gereken bir şey de işçilerin örgütlenmesinin önünün tamamen açılmasıdır
Tuzla tersanelerindeki ölümler ve kayıt dışı işgücünün ülke çapında yüzde 50’lere varan oranı 21. yüzyılda da Türkiye’de birçok işçinin en temel hakları olan sağlık ve güvenliğe sahip olmadığını ve hatta ölümle burun buruna çalıştığını açıkça ortaya koydu. Buna rağmen hükümet, işverenler ve işveren örgütleri olayları Tuzla’daki birkaç işyerine münferit olarak nitelemeye ve ölümlerin nedeni olarak işçileri suçlamaya devam etmekteler. Son günlerde bir iki işyerine kapatma kararının verilmesine rağmen bu işyerlerinin kısa zamanda tekrar üretime başlaması hükümetin verdiği bu göstermelik cezalarla bir taraftan olayları kontrol altına aldığı imajını vermeye diğer taraftan da üretimin hızla arttığı sektöre zarar vermekten kaçınmaya çalıştığını gösteriyor.
Bu tablo kamuoyunun dört konuda yanlış bilgilendirildiğini gösteriyor. Bu konulardan ilki ölümlerin birçoğunda sorumlunun eğitimsiz işçilerin olduğu efsanesidir. İkinci yanılgı ölümlerin birkaç tersaneyle sınırlı olduğudur. Üçüncüsü ise yapılacak düzenlemelerin veya verilecek cezaların sektörün gelişimine zarar vereceği kaygısıdır. Bir dördüncüsü de dünyadaki bütün tersanelerde ölümlerin olduğu ve bundan kaçınılamayacağı efsanesidir.
Sorumlu kim?
Yapılacak işe uygun bilinçli ve eğitimli işçilerin işe alınması ve işe alınanların işyeri kuralları konusunda bilgilendirilmesi işverenin sorumluluğudur. İşverenin bir başka sorumluluğu da işçilerin işyerindeki kurallara uyumlarını denetlemek ve uymayanlara gerekli uyarıları yapmaktır. Bu sorumlulukların yanı sıra işverenler çalışanlarını sağlık ve güvenlik kurallarına uymaya teşvik etmeli ve oluşabilecek tehlikeli ve sağlıksız durumlara karşı bir erken uyarı sistem geliştirmelidir. Her işyerinde tehlike oluşturacak durumlar tespit edildiğinde bu tehlikeler giderilene kadar gerekirse üretimi durduracak yetkiye sahip bir işçi sağlığı ve güvenliği uzmanının bulundurulması bu sistemin bir gereği olmalıdır. İşverenler her fırsatta güvenlik ve sağlığın önemini vurgulayarak ve bu konuda örnek olacak somut adımlar atarak (mesela hükümet tarafından kapatılmayı beklemeden üretimi durdurarak) bir ‘güvenlik kültürü’ yaratmalıdır. Sorumluluklarını yerine getiren işverenler, bu konuda yavaş davranan diğer işverenleri sektör örgütleri vasıtası ile uyuma zorlamalıdırlar. Ancak bütün bu sorumluluklar işverenler tarafından yerine getirildikten sonra oluşacak
kazalarda işçilerin sorumlulukları sorgulanabilir. Aksi takdirde bütün sorumluluk işverenindir. İş mahkemeleri ve Yargıtay kararları da bu yöndedir.
Sorun tersanelerle sınırlı mı?
Kamuoyunun yanlış bilgilendirildiği ya da yeteri kadar bilgilendirilmediği bir ikinci konu da ölümlerin birkaç tersaneyle sınırlı olduğudur. Ölümler ve ölümcül kaza ve hastalıklar, kâr marjlarının yükselmesi için kalifiye işgücünden ve/veya işçilerin sağlık ve güvenliğinden feragat edilen ve zamana karşı baskı altında çalışılan, arzı karşılayacak altyapısı ve kapasitesi olmadığından da taşeronlaşmanın çok olduğu her sektörde görülmektedir. Bunlara tersaneler dışında bir başka örnek de inşaat sektörüdür. Bu sektörlerde ölümler, sakatlıklar ve hastalıklar farklı yerlerdeki küçük ölçekli şantiyelerde meydana geldikleri için kimsenin dikkatini çekmemekte, ancak toplamda bakıldığında durumun tersanelerden çok daha vahim olduğu anlaşılmaktadır. Bu şantiyelerde sakat kalan, hastalanan ve ölen işçi sayısı tersanelerdekinden çok daha fazla olmasına rağmen yüzdeye vurulduğunda çıkan ufak rakamlar aldatıcı olmaktadır.
Esnekleşme adına taşeron kullanmanın bir sonucu olan bu durum 22 Mayıs
2003 tarihinde kabul edilen yeni İş Kanunu’nun esnek çalışmaya prim vermesiyle birlikte daha da vahim bir hal almıştır. Taşeronlaşmanın anlamlı olabileceği iki alan vardır. Birincisi işverenin esas işiyle ilişkili olmayan temizlik gibi işlerin bir taşeron firmaya verilmesidir. İkincisi ise işverenin geçici bir işi için acil olarak ihtiyacı olan uzmanlığa firmasında çalışanlar sahip değilse ve dış pazarda da az rastlanır ve dolayısıyla pahalı ise bir taşeron firma vasıtası ile ulaşmasıdır. Ülkemizde daha sık görülen taşeronlaşma şeklinde ise işveren kendi esas işi olduğu halde ve uzmanlık pazarda kolayca bulunur ve ucuz olmasına rağmen, işgücüne harcadığı parayı ve devlete ödediği sigorta primini azaltmak adına, işin yürütülmesini bir taşeron firmaya vermektedir. Burada asıl amaç bir taraftan maliyetten kısmak diğer taraftan işin sorumlusu olarak birçok işçi yerine bir taşeron firma yöneticisi ile muhatap olmaktır. Aslen bu işverenin firmasının yönetiminin sorumluluğundan kaçması anlamına gelmektedir.
Düzenlemeler sektöre zarar verir mi?
Bir başka önemli çarpıtma konusu (dezenformasyon) da sağlık ve güvenlik konusunda verilecek cezaların veya konulacak sıkı kuralların bu sektörlerin rekabette avantajlarını kaybetmelerine yol açacağı efsanesidir. Nitekim Tuzla’dan ölüm haberleri verildiğinde hayatlarını kaybeden işçilerin hangi şirket ve taşeron firmalar adına çalıştıkları (belki de bu firmalar zarar görmesin diye) haber yapılmamaktadır. Tabii bu durum ölümlerin sorumluluğunu üstlenmek istemeyen işverenlerin de işine gelmektedir. Ancak ölümlere dur demek için asıl sorumluluk sahibinin, yani tersane sahibi işverenin, sorumluluğu kabul etmesi ve bu sorumluluğun gereklerini yerine getirmediğinde de ifşa edilmesi şarttır. Bu firmalar üzerinde sosyal baskı mekanizması ancak bu şekilde işleyebilir. Ayrıca, daha önce Nike’ın ayakkabılarının üretildiği Uzakdoğu fabrikalarındaki insanlık dışı çalışma koşullarının düzeltilmesi için tüketicilerin Nike üzerinde yaptıkları baskılar gibi, Tuzla tersanelerine gemi siparişi verenler de siparişlerinin devamını çalışma şartlarındaki evrensel minimum standartların sağlanmasına bağlayarak bu tersaneler üzerinde baskı unsuru olmalılar. Bu sayede bu işverenler çalışma şartlarını geliştirmenin, işlerini büyütmek ve kar etmelerine bir engel değil, aksine bir gereklilik olduğunu göreceklerdir.
Bunun yanı sıra sağlıkları ve iş güvenlikleri garanti altına alınmış çalışanların daha özverili ve verimli bir şekilde çalışacakları da kanıtlanmış bir gerçektir. Buna ek olarak, oluşan iş kazaları ve meslek hastalıkları sonucunda iş göremezlikten doğan iş kayıpları ve işten ayrılanların yerine geçecek işçiler bulmak için harcanan zaman ve para göz önüne alındığında, bu işletmelerin yapacağı iyileştirmelerin hem kendileri hem de işçiler için daha olumlu sonuçlar doğuracağı görülmektedir.
Tersane sahipleri ve sektör örgütleri Tuzla’daki ölümleri normalleştirmek için bu ölümlerin tersaneler gibi tehlikeli işlerin yapıldığı yerlerde olağan olduğunu söylemektedirler. Tehlike içeren işkollarında çalışanların kaza geçirme şansı ofis çalışanlarından tabii ki daha fazladır ama bu iş kollarında güvenliğe verilen önem de bir o kadar fazla olmalıdır. Çalışanın işten kazandığı ve işverenin de çalışanın ürettiğinden elde ettiği kâr çalışanın hayatının değeri ile karşılaştırılmamalıdır. Bu tip karşılaştırmalar ölümlerin çalışan sayısına göre az veya daha uzun aralıklarla olduğu durumlarda bu ölümleri işin bir parçası gibi göstermekte ve çözülmeyi bekleyen sorunlara görünmez kaza süsü verilmesine yol açmaktadır.
Özellikle de işverenlerin iş güvenliği yönetmeliklerine uyum maliyetlerinin elde ettikleri kazancın çok küçük bir yüzdesi olduğu düşünülürse insan hayatının bu yönetmeliklere uyulduğu takdirde oluşacak üretim yavaşlaması, yani fırsat maliyeti yüzünden göz ardı edildiği anlaşılabilir. Zaten dünyadaki tersane ölümleri de en çok halen gelişen ve bu yüzden de esnek ve hızlı çalışma baskısını yaşayan ülkelerin tersanelerinde daha sık görülmektedir. Gelişmiş ülkelerdeki ölüm oranları ise Tuzla tersanelerindeki ölüm oranından çok daha azdır.
İşverenlerin ve yöneticilerin bu efsanelerle kendilerini ve kamuoyunu kandırmayı bırakıp bir an önce sorumluluklarının farkına varmaları gerekiyor. Aksi takdirde bugün sayıları 30 bin olan 2013 yılında da 300 binevarması beklenen tersane işçileri ölümle yüz yüze yaşamaya devam edecekler. Tersane sayısının son senelerde son hızla arttığını ve de artmaya devam edeceğini de düşünürsek bu hızlı büyümenin sağlıklı olabilmesi ve daha fazla insan hayatına mal olmaması için işverenlerin olduğu kadar hükümetin de biran önce yapması gerekenler vardır.
Hükümet ne yapabilir?
Kısa bir süre önce kamuoyuna sunulan bir rapora göre her 6 dakikada bir iş kazasının meydana geldiği, her gün en az dört çalışanın iş başında öldüğü ülkemizde, İş Kanunu’nun faaliyetteki işletmelerin çoğunluğunu oluşturan 50 kişiden az çalışanı olanları etki alanı dışında bırakması gerçekçi değildir. Çalışanları işverenlerin fevri politika ve davranışlarına karşı koruma altına alması beklenen bu kanunun milyonlarca çalışanı küçük işletmelerde çalışıyorlar diye koruma kapsamı dışında bırakması adil bir durum olamaz. Bu bağlamda, İş Kanunu’nun kapsama alanını belirleyen bu maddesinin Anayasamızın
10. maddesinde geçen kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı olup olmadığı sorgulanmalıdır.
Uzun yıllardır modernleşme ve medenileşme adına parçası olmaya çalıştığımız AB ve diğer gelişmiş ülkelerde işçi sağlığı ve güvenliği mevzuatları ihlallere çok ağır para ve hapis cezaları öngörürken bizim mevzuatımızın öngördüğü cezaların çok sınırlı para cezalarından öteye gitmemesi ülkemizde insan hayatına verilen düşük değerin yasalarımızca
tasdiki anlamına gelmektedir. Biran önce bu mevzuatlarda verilen cezaların
caydırıcı olması için değişikliklerin yapılması gerekmektedir.
Cezaların caydırıcılığı bir yere kadar etkili olacağından bir başka yapılması gereken de işçilerin örgütlenmesinin önünün tamamen açılmasıdır. Bu, devletin denetim kapasitesinin yok denecek kadar az olduğu ülkemizde, ‘cezası neyse öderiz’ zihniyetiyle hareket eden işverenleri denetim altına almak için tek yoldur. Son günlerde hükümetin gündemine aldığı sendikal yasalardaki düzenlemeler örgütlenmenin önünü bir nebze açmakla birlikte bağımsız sendikalar kurulmasının önünü kapadığından soruna çözüm olabilecek nitelikte değildir. Hükümetin bir an önce çalışanların haklarını savunabilmeleri için örgütlenmelerine imkân tanıması ve bu örgütlenme haklarını kullanmalarına engel olmaya çalışan işverenler hakkındaki şikâyetleri de ciddiye alması gerekmektedir.
Örneğin ABD’de İş İstatistikleri Bürosu tarafından son duyurulan verilere göre 2006 yılında 152 bin 500 kişinin çalıştığı tersanelerde yıllık ölümle sonuçlanan kaza sayısı ortalama 14’dür. Türkiye’de ise yaklaşık 30 bin işçinin çalıştığı tersanelerde 2008 yılının henüz ilk yarısında 13 ölüm meydana gelmiştir.
Bozkurt Abdullah, (21 Mayıs, 2008). Shipyard fatalities put industry under fire. Today’s Zaman. www.todayszaman.com/tz-web/detaylar.do
Ibid.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları
Birliği (TMMOB) Makina Mühendisleri Odası’nın (MMO) ‘İş Sağlığı ve
Güvenliği Raporu’ Mayıs 2008 www.tmmob.org.tr/modules.php
Türkiye’de mevzuatta belirtilen kuralların her birinin ihlalinin para cezası 2006 yılı itibarı ile 77 YTL herhangi bir ihlalin tekrarlanması veya daha ciddi ihlaller durumunda ise 783 YTL para cezası uygun görülmüştür. Buna karşılık için Avrupa Topluluğunda 20 bin pound para cezaları verilebilmekte, daha ciddi durumlarda ise para cezasına bir limit konulmamakta ve iki yıla kadar hapis cezaları verilebilmektedir. Kanada’da ise küçük ihlaller için 100 bin Kanada Doları’na kadar, daha ciddi ihlaller için ise mahkemenin suça göre belirleyeceği bir para cezası ve ölüme sebebiyet vermekten ömür boyu hapis cezası verilebilmektedir. ABD’de küçük ihlaller için 5 bin ile 70 bin Amerikan doları arası değişen cezalar daha büyük ihlaller için ise suça göre altı aya veya bir yıla kadar hapis cezaları verilebilmekte ve ölümle sonuçlanan olaylar cinayet davası olarak ele alınabilmektedir.
Bu yazı Yrd. Doç. Dr. Mahmut Bayazıt: Sabancı Üniversitesi Yönetim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi tarafından hazırlanıp Radikal Gazetesinde 04.07.08 tarihinde yayınlanmıştır.
Aydonat ATASEVER
23 Ağustos 2008 Cumartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder